19 Kasım 2016 Cumartesi

İSLAM SİNEMASINI BİR TÜRLÜ OLUŞTURAMADIK

     Film sektörü başlayalı bir asrı geçti çoktan. Bu uzun süre zarfında nice şahısların hayatları, nice tarihi olaylar sinema ekranlarına yansıdı. İlk günden bu güne kadar popülerliğini hiç kaybetmedi sinema. Popülerliği gittikçe de artmakta. Artık bugün sinema ciddi bir mesaj kaynağı olarak kullanılıyor. Filmlerle aile yapısı şekilleniyor, filmlerle toplum eğitiliyor, filmlerle insanlık birbirine düşman veya dost yapılabiliyor.
     Bugün herkes batı kültür ve geleneğini beğeniyorsa bu beğeniyi sağlayan tabiki de Hollywood’tır. Bugünün insanlığının kaderini Hollywood belirliyor desek yanılmayız zannederim. Kişisel hedeflerimiz ve hislerimizde bariz etkisi olmakta Hollywood sinemasının.
      Kısacası Hollywood sinemayı sadece zevk aracı olarak kullanmıyor. Sinemacılık ile izleyicinin düşüncesini de yönlendirmeyi planlıyor.
    Peki, şu soruyu sormamız gerekmiyor mu? Batı toplumlarının Hollywood ile şekillenmesi gayet normal, neden doğu toplumları da kendi kültürüne uzak olduğu halde Hollywood’dan çokça etkileniyor?
     Doğu toplumu film ve televizyon sektörüne uzun süre ayak diredi. Kimi sinemayı günah olarak değerlendirdi kimi ise bizim olmayan bir şeyi biz niye kullanalım havasında oldu. Doğu toplumu sinema sektörünü kullanarak kendi kültür ve inancını dahi anlatmaya çok çekindi. Buna en açık örnek olarak islam toplumunu verebiliriz. Sinema sektörü yirminci yüzyılın başlarında başlamış olmasına rağmen İslam Peygamberini anlatan bir sinema ancak 1976 yıllarında çekilebilmiştir. İslam dünyası sinemayı bir süre günah olarak değerlendirdiği için İslam devletlerinin çoğunca filme sahip çıkılmamış Çağrı filmi uzun yıllar maddi destek olmadığından çekilememiştir. Film bitse de çile yine bitmemiştir; çünkü çoğu Müslüman ülke Çağrı filminin izlenilmesine cevaz vermemiştir. Müslümanların filmi izlememesi sebebiyle Çağrı filmi ciddi maddi sıkıntılardan geçmiştir.
       Çağrı filminin ardından uzun yıllar ise İslam peygamberini konu edinen geniş çaplı ciddi bir sinema çalışması ortaya konulamamıştır. Ancak 2016 yılına geldiğimizde yani Çağrı’dan tam kırk yıl sonra Muhammed isimli peygamberimizi konu alan bir sinema esri ortaya konulabilmiştir. Bugün itibariyle bu film hakkında da maalesef ne islam uleması ne de entellektüelleri tam manasıyla meşru bir film olduğunu söyleyememekteler. Bazı ülkelerde film yasaklandı, bazılarında ise Müslümanlara filme gitmemeleri önerildi. Hollywood sinemalarında kendi dünyasını çekinmeden aktarırken, Hıristiyanlar Hz. İsa’yı anlatan yüzlerce sinema eseri yaparken Müslümanlar peygamberlerini malesef kendilerinin dahi okuyup anlayamayacağı kitaplara hapsettiler. Hâlbuki bugün insanlar görsel ve işitsel araçları kullanak daha etkili bir eğitim sergiliyor anlatacakları konuyu daha iyi anlıyor şahısları da daha iyi resmedebiliyorlar.
       İşte biz bugün –her ne kadar hayran olduğumuzu dille getirmesek de- batıyı ayrı bir sevgi duyuyor orada konuşulanları konuşuyor, onlar gibi giyiniyor, onlar gibi yiyoruz ya bunun sebebini yıllardır zamanı takip edemememizde aramalıyız.

22 Ekim 2016 Cumartesi

BİR İLETİŞİM ÜTOPYASI

Keşke gönülden samimi olabilseydik. Dinleseydik insanları. Sorsaydık neydi ihtiyaçları ve anlatmak istedikleri. Kendilerini bizim karşımızda çok rahat hissetselerdi. Onlar için en mahrem konuları açabilecek bir anne baba veya eş olabilseydik. Rahatça konuşsalardı bizimle. Hissetmeselerdi en ufak heyecan, korku ve tedirginlik. Herkes her istediğini konuşabilseydi keşke. Ahmet çekinmeden Merve’nin babasına diyebilseydi Merve’yi sevdiğini. Ali diyebilseydi öğretmeni Salih’e suyun neden 30 derecede değilde 100 derecede kaynadığını. İslam da söyleyebilseydi cami çıkışında Mustafa hocaya namazda neden kıbleye dönülmesi gerektiğini. Kızmadan, ön yargıya kapılmadan, olduğu mevkiyi unutarak dinleseydi Merve’nin babası, Salih öğretmen ve Mustafa hoca. Hep hoş muhabbet olsa. Kimse kızmasa ve herkes problemini konuşarak halledebilseydi.

10 Ekim 2016 Pazartesi

ŞORTLU KIZA TEKME ATAN ADAM

Hem insan hem müslüman olarak utanç ve vicdan azabı duyuyor insan. Dünyanın hiçbir öğretisi ve hukuku savunmasız masum bir bayanı darp etmeyi meşru göremez. Bu olayı meşru gören bir inanç ve öğreti ise eksik ve hatalı bir fikri düzleme sahiptir. İslam karıncanın dahi incitilmesine izin vermemektedir. Karıncayı incitmeyi hesabı görülecek bir iş olarak değerlendirmektedir. Bu doğrultuda İslam geleneği içinde müslümanlar dövmeyi, öldürmeyi, hapsetmeyi, darp etmeyi insani olarak görmemişler kendilerine sığınan farklı din mensuplarına dahi bunu uygulamamışlardır. Hatta onları zımmi olarak yani can ve mal güvenliğinin sağlanması gereken kimseler olarak görmüşlerdir. Hanım efendiler ise peygamber efendimizin veda hutbesinde de söylediği üzere emanettirler. Zarar gelmemesi için korunan varlıklar gibi üzerlerine titrenmeli, korunmalıdırlar. Efendimiz hanımlarınızı döven bizim hayırlılarımız olamaz buyurmaktadır. Bu bağlamda kadına zarar vermek Kuran'ın ve Efendizin uygun gördüğü İslama uymamaktadır. Aksine İslam kaynakları ve geleneğiyle çatışmaktadır. Bu mel'un işi yapan şahsiyet eğer İslam' hizmet ettiğini sanıyorsa şuan ciddi bir hezimette. O hizmet etse etse şeytana ve onun gibilerine hizmet etti. Müslümanın güvenilir, emniyet insanı profiline leke sürdü. Eğer hüküm verme kararı benim olmuş olsaydı hem tekme attığından ötürü hem de Müslüman erkek profiline zarar verdiğinden kendisini şuçlardım. Allah ıslah etsin diyorum. Yaptığı hareketler çağ ötesinde kaldı.

21 Mayıs 2015 Perşembe

İmam-ı Azam Ebu Hanîfe'nin Rüyası

Ebu Hanîfe gerçek adıyla Numan İbn Sabit hicri 80  yılında dünyaya gelmiştir. Irkı konusunda farklı farklı  rivayetler bulunmaktadır. Kimi Arap, kimi İranlı, Kimi de Türk olduğunu iddia eder. Hayatı Kufe, Bağdat ve Mekke çevrelerinde geçmiştir.
Biz onu ipek ticaretiyle uğraşan zengin bir tüccar olarak tanıyoruz. Ticaret mesleğini çok iyi bilir. Başlarda ilim tahsili yönünde bir çabası olmamıştır. Onun keskin zekasını ve ahlakını farkeden Şa’bî gibi kimseler onu ilme yönlendirmişlerdir.
Ebu Hanife, ilim tahsiline kelam ilmiyle başlamıştır.  Kelam ilminde ciddi merhaleler kat etmiştir. Fakat bir gün yaşlı bir kadının fıkha dair sorusuna cevap veremeyince kelam ilminde ne kadar ilerlerse ilerlesin, günlük meselelere cevap veremeyeceğini anlamıştır. Sonraki hayatında kendini fıkıh ilmine vermiş, öğrenciler yetiştirmiştir. Fıkıh alanında parmakla gösterilecek şahsiyetler arasına girmiştir.
Ebu Hanîfe, bir gün rüyasında Hz. Peygamberin(s.a)’in kabrini kazdığını ve kemiklerini dört bir tarafa saçtığını görür. Çok üzülerek evine kapanır. Verdiği derslere uzun süre çıkmaz. O günün usta rüya yorumcuları böyle bir rüya gören insanın İslam Peygamberi’nin ilmini ihya ederek dünyanın dört bir köşesine yayacağını söylerler.   Ebu Hanîfe bu yorumu duyunca çok sevinir ve çekildiği köşeden çıkarak ikinci defa fıkıh dersi vermeye ve yazmaya başlar.

Evet, öyle görünüyor ki Ebu Hanîfe hazretlerinin gördüğü rüya gerçekleşmiştir. Onun yetiştirdiği öğrenciler ve yazdığı eserler dünyanın dört bir tarafına yayıldı. İslam hukuku bir anayasa gibi kitaplara yazıldı. Bu sayede Peygamberimiz’in ilmi herkese ulaştı. Ulaşmaya da davam ediyor. Allah Ebu Hanîfe hazretlerinden razı olsun.

Yazar: Ali Çalıkoğlu

15 Nisan 2015 Çarşamba

Allah akrabalığa kendi isminden bir isim verdi.


حدثنا ابن أبي عمر و سعيد بن عبد الرحمن قالا حدثنا سفيان بن عيينة عن الزهري عن أبي سلمة قال  اشتكى أبو الرداد الليثي فعاد عبد الرحمن ابن عوف فقال خيرهم وأوصلهم ما علمت أبا محمد فقال عبد الرحمن سمعت رسول الله صلى الله عليه و سلم يقول قال الله أنا الله وأنا الرحمن خلقت الرحم وشقت لها من اسمي فمن وصلها وصلتا ومن قطعتها بتته[1]

Ebû Seleme (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Ebû’r Reddad el Leysî hastalanmıştı da Abdurrahman b. Avf, kendisini ziyarete gelmişti. Ebû’r Reddad şöyle dedi: Bildiğime göre insanların hayırlısı ve ilgiyi kesmeyen kişi Ebû Muhammed’tir (Abdurrahman b. Avf’ın künyesidir) Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf dedi. Rasûlullah (s.a.v.)’den işittim. Allah’ın şöyle buyurduğunu bize bildirdi: “Allah benim, Rahman da benim, akrabalığı da ben yarattım. İsmimden ona isim verdim. Her kim akrabalık bağlarını kesmeyip devam ettirirse ben de onunla ilgimi kesmem. Her kimde akrabalık bağlarını koparıp ilgiyi keserse ben de onunla ilgimi keserim.”
Tuhvetül-ahvez’in müellifi bu hadisle ilgili derki: Allah’ın akrabalığa kendinden bir isim vermesinde, isim ile mananın ilişkisine yönelik bir ima vardır. İsimlerin işaret ettiği manalar Allah’ın rahmetinin eserini taşımalır.
İLGİLİ RİVAYETLER
Hz. Ebu Hureyre’nin nakline göre peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah yaratacağı mahlûkların ne hâl üzere bulunacak­larını takdir edip de onlara âit kazayı tamamladığı zaman, rahim yâni hısımlık:
— (Yâ Rabb!) Burası akrabalık münâsebetlerini kesmekten Sa­na sığınanların makamıdır, dedi.
Allah:
— Evet öyledir. Sen, seninle bağlılığını muhafaza edenlere be­nim iyiliği ekleyip durmama; senden ilgiyi kesenlerden benim de ih­sanı kesmeme razı olmaz mısın? buyurdu.
Hısımlık:
— Evet razı olurum, diye cevâb verdi. Yüce Allah:
— Bu hüküm sana mahsûstur, buyurdu."[2]
“Rahim (akrabalık), Allah'ın rahmetinin eserlerindendir. Kim bu bağı korursa, Allah ona merhamet eder. Kim onu koparırsa, Allah da ondan ihsan ve rahmetini keser."[3]
“Rahim Arş'a asılıdır. Beni gözeteni, Allah gözetsin! Beni gözetmeyi keseni Allah da gözetmesin! der.”[4]
“Rahm Rahman’dan alınmıştır. (Bu rahm yakınlığı) sık ağaçların birbirine sarılmış kökleri gibidir. Allah Taâlâ buyurdu ki: Ey rahm karabeti! Her kim sana bağlı bulunur durursa, ben de ona rahmetimi ekler dururum, kim de seninle münâsebetini keserse, ben de ona rahmetimi keserim!"[5]

ABDURRAHMAN BİN AVF
Abdurrahman bin Avf (r.a.) 581 yılında Mekke’de doğmuştur. Kureyş kabilesinin Zühreoğulları kolundandır. Babasının adı Avf, validesinin Şifa’dır.
Cahiliye devrinde asıl adı Abdulkâ’be veya başka bir görüşe göre Abdu Amr idi. Son derece temiz bir adam olan Abdurrahman bin Avf (ra) Hz. Ebu Bekir’in daveti üzerine hak yola girmiştir. Hz. Muhammed (sav) İslam’a girdikten sonra kendisine Abdurrahman adını koymuştur.
Risale-i Nur’da, bahtiyar kadınlardan birisi olan Abdurrahman (ra)’ın annesinin, Peygamber Efendimizin (sav) doğduğu gece cereyan eden hadiselere şahit olduğundan söz edilmektedir. Hz. Âmine (ra) ve onun yanında bulunan Osman ibn As ile Abdurrahman’ın anneleri gördükleri azim bir nurdan sonra üçü birden; “Veladeti anında biz öyle bir nur gördük ki, o nur maşrık ve mağribi bize aydınlattırdı” şeklinde müşahedelerini dile getirmişlerdir.
Abdurrahman bin Avf aşere-i mübeşşeredendir. Cahiliyye döneminde  içki içmeyen günaha bulaşmamış kimselerdendir. Kendisi çoğunlukla ticaretle uğraşmış ve Allah’ın izniyle de bu yolda çok başarılı olmuştur. Götürdüğü getirdiği kervanlar büyük ilgi görürdü. Avf kazandıklarını gözünü kıpmadan Allah yolunda harcayan büyük sahabe efendimizdir.
Abdurrahman bin Avf pek hadis rivayetinde bulunmamıştır. Peygamber efendimizden 65 tane hadis rivayet ettiği bilinir.  Bulaşıcı hastalığın  olduğu yere girmeme[6] ile ilgili meşhur hadisi de yine Abdurrahman bin Avf rivayet etmiştir.
SILA-İ RAHİM AKRABA ZİYARETİ MİDİR?
Günlük dilde sıla-ı rahim akraba ziyareti olarak kullanılmakta ve insanlar tarafından böyle bilinmektedir. Yalnız bu kavramı oluşturan Arapça sıla ve rahim kelimelerini incelediğimizde karşımıza daha geniş manalı bir kavramın çıkmaktığını görüyoruz. Sıla kelimesi "vusul" kökünden masdar bir kelime olup, kavuşmak, ulaşmak, akrabayı ziyaret etmek, mü’minlerle görüşmek ve alâkayı devam ettirmek manâlarına gelmektedir. Rahim ise, acıma, koruma, şefkat manalarına gelmektedir.[7] Rahim kan, evlilik ve süt emzirme yoluyla oluşan akrabalığı ifade eder.
Aralarında bir bağlantı kurduğumuzda sıla-i rahmin sadece ziyaret olmadığını görürüz. Sıla-i rahim akrabayı kollamak , ihtiyaçlarını gidermek, hayata tutunmasını sağlamaktır aynı zamanda. Sadece ziyaret bazen akrabayı memnun etmeyebilir. Evet, ziyaret bir yöntemdir. Fakat maddi sıkıntı çeken, morali buzuk deprasyonda olan bir yakını sadece ziyaret tatmin etmeyebilir.
  Peygamber efendimizin süt annelerine karşı tavrı sıla-i rahmi daha geniş manasıyla anlamamızı sağlamaktadır.
Ebû Leheb'in cariyesi bulunan Süveybe, oğlu Mesruh ile birlikte Peygamber (s.a.v.)'i emzirmiştir. Daha önce, Resûl-i Ekrem (asv)'in amcası bulunan Hz. Hamza’ya da süt annelik yapan Süveybe, daha sonra Ebû Seleme’yi de emzirmiş bulunmaktadır. Bu emzirme, Halime-i Sa'diye'den önceki günlerde olmuştur. [8]
Resûlullah (s.a.v,), Mekke'de bulunduğu sırada, Süveybe'yi ziyaret eder, hatırını sorar ve kendisine yardımda bulunurdu. Medine-i Münevvere'ye hicret ettikten sonra da bu ilgisini devam ettirmiş ve ona giyecek elbiseler göndermiştir.[9] Yine peygamberimizin süt kardeşi olan Şeyma’yı  Huneyn  muharebesinde tanıması onu özgür bırakması, kendisine izzet ü ikramda bulunması buna örnek verilebilir.

EFENDİMİZ VE SILA-İ RAHİM
Edep ve fazilete dayanan her düstur nasıl peygamberimizin kucağında yeşermişse aynı şekilde sıla-i rahim olgusu da onun kucağında filizlenmiştir. Peygamberimizin bir annesi veya babası yoktu. Sıla-i rahim yapacağı asıl zatlar yoktu çevresinde; ama o herkese bir anne baba sevgisiyle yaklaşıyordu. Komşularına, süt anne ve kardeşlerine, arkadaşlarına, amca ve dayılarına annesine ve babasına göstermesi muhtemel sevgiyi gösteriyordu. Esasında onun toplumunda  sıla-i rahmin pek yeri de yoktu. Akraba eş dost gözetilmiyordu. Çocuklar babalarını bilmedikleri için dayılarına baba diyorlardı. Dayılar da yeğenlerine oğlum diye hitap ediyordu.[10] Peygamberimizin akrabalarını gözetmesi herkesi şaşırtıyor, onun bu meziyetini dile getirmekten hoşlanıyorlardı. Nitekim peygamberimiz ilk vahyin akabinde Hz. Hatice validemizin yanına geldiğinde peygamberimize annemizin hitabı şöyle olmuştur:
“Hayır Allah seni zayi etmeyecektir. Şüphesiz sen yoksulu gözetir, akrabayı ziyaret eder, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını karşılarsın.”
Annemizin bu sözleri cahiliyye insanının bu ahlaktan çok uzak olduğu izlenimini bizde uyandırmaktadır. Aynı şekilde Hz. Ebubekir efendimizin de peygamberimize böyle bir  hitabı bulunmaktadır.
Nübüvvetin gelmesiyle beraber peygamberimizin sıla-i rahme verdiği önem artmıştır. İslamiyet'in ilk yıllarından itibaren ilk inen Mekkî âyetlerde Hz. Peygamber'e akrabalık ilişkilerinin gözetilmesi ve bu hususa dikkat edilmesi emredilmiştir. Bu çerçevede peygamberimiz ilk önce tebliğ görevine kendi ailesi ile başlamış, onları uyarmıştır. Defalarca yemekli toplantılar, ziyafetler düzenlemiş ailesini hakikate ulaştırmaya çalışmıştır. Ayetlerin ışığında[11] onun bu uygulamalarında esasında yakın akrabayı uyarmanın da bir sıla-i rahim olduğunu öğreniyoruz.

İLAHİ BUYRUK AKRABALIK BAĞLARINI GÖZETMEMİZİ İSTİYOR
Yaratıcı yaratttığını en iyi bilendir.[12] Nasılki bilgisayar mühendisleri icat ettikleri bilgisayarları en ince ayrıntısına kadar bilir; Allah da kullarına neyin zarar verip neyin yarar sağlayacağını en iyi bilmektedir.
Rabbimiz toplumun fıtratının  sıla-i rahim ile korunacağını bizlere bildirmekte; terk edilmesi durumunda tefrika ve düşmanlıkların olabileceğini buyurmaktadır. Bu yüzden İslam aile bağlarına ciddi önem verir. Nakledeceğimiz ayetlerde bu çok rahatlıkla görülmektedir.
“Birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.”[13]
“Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder.”[14]
“Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.”[15]
Kuran’ı Kerim’de bu benzeri ayetler çoktur. Akrabalık bağına verilen önem yüce kitabımızda bariz bir şekilde göze çarpmaktadır. O kadar belirgindir ki İslam uleması Nisa Suresi’nin ilk ayetine[16] dayanarak akrabalık bağı üzerine yemin edilebileceğini ileri sürmüştür.

HADİSLER IŞIĞINDA SILA-İ RAHİM
Peygamber efendimiz vahye muhatap olmadan önce de akrabayı gözettiği gibi vahiyle beraber ona ayrı bir ehemmiyet    göstermiştir. Peygamberimiz bir sıla-i rahim kahramanıydı. Onun akrabaya ve yakınlara rahmeti Allah’ın tecellilerini taşıyordu. Öyleki onun rahmet potası çelikten yürekleri dahi eritmekteydi. Ve o toplumun fıtratını korumayı, insan kazanmayı, İslam’ı insanlara sevdirmeyi bu yolda görüyor, bize de bu yolda yürümemizi şu şekilde  tavsiye ediyordu:
“Ey insanlar selamı yayın, sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin, sıla-i rahimde kusur etmeyin.”[17]
  Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Akrabalık, Arş’ta asılıdır. ‘Beni gözeteni Allah gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin’ der durur”[18] buyurmuş; bir başka defa, “Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır”[19] demiş ve “Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete giremez”[20] tehditkar ifadesiyle mü’minleri ikaz etmiştir. İslâm âlimleri, bu ayet ve hadisleri nazar-ı itibara alarak sıla-i rahimde bulunmanın vacib olduğunu söylemiş ve onun terkedilmesinin büyük günah sayılacağını belirtmişlerdir.[21]
YAKINLARIYLA  İLİŞKİSİNİ  KESEN  KİMSELER  RAHMETE  MANİDİR
Adından da sezileceği üzere sıla-i rahim, Rabbimizin Rahman isminin yer yüzündeki tecellisidir. Akraba ilişkileri devam ettiği sürece kulların üzerinde Rahman tecelli edecek yer yüzü rahmete boğulacaktır. Ama tersi meydana gelir de bazı kimseler akrabayı bir köşeye atarlarsa, toplum rahmetten mahrum kalacaktır.
Abdullah İbn-i Ebi Evfâ (ra) şöyle bir rivayette bulunmuştur: Resulullah (sav)  ile birlikte otururken Resulullah  “Bugün  yakınlarıyla  ilişkisini  kesen  bizimle oturmasın” dedi.
“Bunun üzerine bir delikanlı kalkarak,  aralarında meydana gelen bir meseleden dolayı teyzesine gitti ve ondan kendisini bağışlamasını istedi. Teyzesi de aynı şeyi ondan istedi. Daha sonra aramıza döndü. Bunun üzerine  nebi  (sav):
“İyi bilin ki, toplum içinde yakınlarıyla ilişkisini kesen kimseler bulundukça o topluma rahmet inmez”[22] buyurdu.

SILA-İ RAHİM ÖMRÜ UZATIR
Nesebinizde sıla-i rahim yapacaklarınızı öğreniniz. Zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi,  malda bolluk ve ömürde de uzamadır.[23]
Ömrün uzaması ile ilgili olarak Seyyidina Hz. Âdem ve Hz. Davud arasındaki ömür teâtisi (alışverişi) örnek gösterilebilir. Hz. Adem kader levhalarında Hz. Davud’un ömrünü az bulmuş  ve Hz. Davud’a, kendi ömründen 40 sene vermiştir. Hz. Davud’un 80 yıl yaşamasına vesile olmuştur. Kur’ân’da bulunmayan bu mesele, Kurân’dan sonra mühim iki kaynak olan Buhârî ve Müslim’de anlatılır.
Ömür uzamasının bir başka tevili de şöyle olabilir; Cenâb-ı Hak insanın yaptığı şeyleri bereketlendirip, nemalandırarak o insanın hayatını uzun bir ömür yaşamışçasına bereketlendirebilir. Şayet ömrün uzaması esprisi, insanın ahiret hesabına yönelik kazancıyla değerlendiriliyorsa, bu durumda insan ahiret adına çok kazanmış demektir. Meselâ, bunlardan birisi Kadir Gecesi’dir ki, bin aya bedel olduğu ifade edilir. Eğer insan o gecede, o ilâhî teveccühü yakalarsa, sanki seksen sene yaşamış gibi olur. Bu, o insanın ömrü uzasaydı ve seksen sene de yaşasaydı işte o kadar sevap kazanacaktı demektir. Sadakanın, hasenatın, sıla-i rahimin ömür uzatması da bu şekilde olabilir.[24]

SONUÇ
-Allah Teala rahmi kullarına rahmet olsun diye kendi isminden türetmiştir.
-Sıla-i rahim sadece akraba ziyareti değildir. Sıla-i rahim her durumda akrabanın yanında olmaktır, ihtiyaçlarını gidermektir.
-Akrabayı irşad peygamberimizin uyguladığı bir sıla yöntemidir.
-Zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi,  malda bolluk ve ömürde de uzamadır.[25]
-Bazen bir tebessüm bile sıladır.
-Sıla-i rahmi kesen kimse yeryüzüne rahmet inmemesine sebeb olur.
- Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete giremez.[26]
-Akrabalık bağı üzerine yemin edilebilir.
-Çoğu ulemaya göre akrabalık bağını gözetmek vaciptir.


Yazar: Ali Çalıkoğlu





[1] Tirmizî, Kitabu'l-Birr ve's-Sıla, 9
[2] Müslim, İyilik ve Sıla, 6; Buhârî Edeb, 13
[3] Buhârî Edeb, 13
[4] Müslim, İyilik ve Sıla, 6
[5] Buhârî Edeb, 13
[6] Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 98
[7] Fîrûzâbâdî, I, 66, IV, 119; İbnü'l-Esir, II, 210
[8] İbn Sad, Tabakât, 1/108
[9] Tabakât, 1/108
[10] Suruç Salih, Kainatın Efendisi
[11] Tahrim, 6 “Cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi koruyunuz”
[12] Mülk, 14
[13] Nİisa, 1
[14] Nahl, 90
[15] Nisa, 36
[16] “Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”
[17] İbni Mace, Darimi
[18] Müslim, Birr ve Sıla, 17
[19] Nesâî, Tirmizî, İbnu Mâce
[20]Buhari, Edeb, 11
[21] Cessâs, I, 56, III, 28; İbnü'l-Arabî, II, 125; İbnü'l-Arabî, I, 401
[22] Esbahânî
[23] Buhari, Edeb 12
[24] http://tr.fgulen.com/content/view/11630/98/
[25] Buhari, Edeb 12
[26]Buhari, Edeb, 11

12 Nisan 2015 Pazar

OSMANLI’DAN CUMHURİYETE GEÇİŞTE KELAM

-Müslümanların batı Hıristiyanları ile ilişkisi sadece askeri ve ticari alanda olmamış, kültürel ve dini alanda da ilişkiler olmuştur.
-Hıristiyan misyonerler İslam topraklarında bir çok yere gidip diyalogda bulundular. Kendi dinlerini anlattılar ve Müslümanlara birçok sorular sordular.
- Bu çerçevede hem  olumlu hem de olumsuz bir İslam-Hıristiyanlık ilişkisi olmuştur.
Yalnız  yeni kelam ilmi hareketinin ortaya çıkmasını sağlayan esas faktör bütün dinlere karşı Batı’da ortaya çıkan deist ve ateist akımlar olmuştur.Batılı bazı aydınlar dini bilimsel gelişmelere engel görüyordu. Nitekim o dönem Hıristiyanlık anlayışı onları kısıtlıyor, bazen kısıtlamakla kalmıyor kafir ilan ediyordu.Dolayısıyla aydınlar deney ve gözleme dayalı bir dünya görüşünü benimsediler.
Batının  bu zehirleyici tavrına karşılık bu dönem kelamcılarında iki anlayış gelişti.
-Kadim kitapları okuyarak yeni gelişmelere cevap vermek.
-Kadim kitapları reddedip temel kaynak olan Kuran’a dönerek yeni bir başlangıç yapmak.
Yeni kelam ilmi hareketi içinde yer alan şahıslar her ne kadar düşünce itibariyle bir takım yenilikleri taşıyor olsalar da , eskiden kopuk ve bağımsız değildirler.
BU DÖNEMİN KELAMCILARI OLARAK ŞU KİMSELER KARŞIMIZA ÇIKAR
Abdullatif Harputi
Yeni kelam ilminin öncülerinden sayılır. Harputi  kadim kelam kitaplarının yaşadığı asrın sorunlarına çözüm bulmadığını ileri sürmektedir. Ona göre yaşadığı asrın bidat ve hikmet-i hissiyye zındıklığı şeklinde iki temel sorunu vardır.Tenkihu’l- Kelam fi akaidi ehli’l İslam  onun döneminin problemlerine çözüm sunduğu kitabıdır.
İzmirli İsmail Hakkı
Onun Yeni İlm-i Kelam adlı eseri Türk kelam tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Kitapta kelam ilmine giriş bilgilerinin yanında felsefe fıkıh  ve tasavvuf ile ilgili bilgiler de bulunmaktadır.
Müellifin konuyu işlerken , ilimler arası mukayese yaptığı ve batıda yapılan bir takım çalışmalarla destekleme yoluna gittiği görülür. Bununla müellif hem klasik dönemle irtibatını kurmuş hem de modern dünyanın gelişmelerini göz önünde bulundurmuştur.
Hasmanın , muanidin  tebdiliyle tebeddül , muktezay-ı asra göre teceddüd eder.
Mustafa Sabri
Kendisi yaklaşım ve  anlayış itibariyle bu iki müelliften farklıdır. Ona göre yenileme kadim imana yani asla dönüştür. Yenilikçi olan Musa Carullah, Muhammed Abduh, Kasım Emin gibi  kimseleri sürekli eleştirmiştir.
Öte yandan kendisi gibi muhafazakar Zahid el-Kevseri ile tartışması da onun ilmi ve fikri konumunu ele verir. Kader konusunda daha esnek Maturudi yaklaşımını terk ederek  teslimiyetçi Eşari yaklaşımını benimsemesi , eski dostu Zahid el- Kevseri ile karşı karşıya gelmesine neden olmuştur.
Kendisine geleneksel anlamda son kelamcı demek mümkündür.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE KELAM
Yenilikçi ve muhafazakar tartışması 1930lu yıllara kadar sürdü. Daru-l Funun ilahiyat fakültesinin kapatılması yenilikçilerin aleyhine gerçekleşti.Özellikle 1940 sonrası dine karşı yürütülen olumsuz politika karşısında yenilikçiler bir anda kendilerini muhafazakarların yanında budular. Böylece yenilikçilerle muhafazakarlar arasında göreceli bir ittifak sağlanmış oldu.
Teorik olarak 1930 ila 1950 yılları arsında kelam ilminden bahsetmek mümkün değildir.
1949’lıu yıllarda Ankara İlahiyat Fakültesi’nin ve 1959’lu yıllarda İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nün açılması yenilikçi muhafazakar tartışmasını tekrar gündeme getirdi.
Muhafazakar kesimde Ahmed Davudoğlu, Necip Fazıl Kısakürek ve Hüseyin Hilmi Işık bulunurken , karşı tarafta Muhammed Hamidullah, Seyyid Kutub, Ebu’l-ala Mevdudi, Hayreddin Karaman , Bekir Topaloğlu ve Süleyman Uludağ gibi kimseler bulunuyordu.
HÜSEYİN ATAY
1930’da Rize’de doğdu. Küçük yaşta hafız oldu ve Arapça dersleri almaya başladı. Lise ve ilahiyat fakültesini Bağdat’ta okudu.1956 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi İslam kürsüsü felsefesine asistan oldu. Kuran’a Göre İman Esasları teziyle 1960 yılında doktora unvanını aldı.
Ona göre yenilik ancak Kuran’a dönüşle mümkündür. Fakat onun  Kuran’a dönüş anlayışı Haricilerin ve Selefilerin anlayışından çok çok farklıdır. Onun Kuran’a dönüş anlayışını felsefi birikimi belirlemektedir. O Kuran’dan aklın ve çağın gereklerini öne çıkarır.
Ona göre aklın anlamak ve  hüküm koymak gibi iki işlevi vardır. Akla yüklediği bu anlam ile Mutezilelerin de önüne geçer. Aklın Kuran gibi hüküm koymasından ve onun koyduğu hükümlerin şeriat sayılmasından bahseder.
Geleneğe ve geleneksel kültüre sert eleştiriler getirir. O geleneğin kendisini çerçevelemekte ve sınırlandırmakta olduğunu ileri sürer. Deyim yerindeyse sözsüz vahiy dediği akıl ile sözlü vahiy olan Kuran, geçmişin sınırlarından ve kayıtlarından bağımsız olarak yorumlanmalıdır.
Onun kelam anlayışı Kuran’a bağlıdır.
« Din akıl ve Kuran’dan ibarettir» sözü ile o ne tarafta olduğunu göstermektedir.
Atay bütünüyle modern değildir, aksine kendine özgü muhafazakar bir çizgisi vardır. Onun muhafazakarlığı geçmişi kurgulamak değil, geçmişe bakarak anı kurgulamaktır.
Tarihselcilerden de farklı düşünür. Ona göre Kuran kıyamete kadar var olacak olan bütün insanların ve toplumların ihtiyaçlarına cevap verecek niteliktedir.
ESERLERİ;
Kuran’daki İlkeler, Kuran’a Göre İslam’ın Temel Kuralları,
Kuran’a Göre Araştırmalar, Kuran’dan Önermeler………
BEKİR TOPALOĞLU
1936 yılında Trabzon’da dünyaya geldi. O bölgede gayr-ı resmi olarak devam eden medreselerde ders aldı. Kendisine 1949 yılında bu medreseden icazet verildi. Daha sonra İstanbul İmam hatip okuluna kayıt yaptırdı. Öğrencilik yıllarında çeşitli camilerde vaaz verdi. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne girdi ve daha sonra buraya kelam asistanı olarak alındı.
O Kuran'ın merkeze alınmasını öngörmesi bakımından Hüseyin Atay’ın düşüncesine yakındır. O kelam kitaplarında ayet ve hadislere çok az yer verildiğini söylemektedir. Bu yüzden Kuran'ın esas alınmasını savunur.
Onun Atay’dan ayrılan yönü sünnet vurgusudur. Kuran’ın yanında sünnetin de belirleyiciliğine önem verir. «Sünnet Müslümanların yolunu aydınlatan bir ışıktır» der.
Maturudiliğin onun yanında ayrıcalıklı bir yeri vardır. Mesaisinin büyük kısmını bu alana vermiştir. Yıllarca Kitabu’t –Tevhid ‘i okumuş ve okutmuştur.
ESERLERİ;
Kelam Araştırmaları Üzerine Düşünceler, Kitabu’t –Tevhid Tercümesi, Kelam İlmi: Giriş, İslam Kelamcıları ve Felsefecilere Göre Allah’ın Varlığı..
ŞERAFETTİN GÖLCÜK
1940 yılında İzmir'de dünyaya geldi.1964 yılında Ankara İlahiyat Fakültesini bitirdi.
Kelam ilmini Kuran’ın Felsefesi olarak tanımlar. Kuran’ın yüzde doksanının akıl ile anlaşılabileceğini söyler. Kuran aklın idrakine sunulmuş en büyük hediyedir. Netice itibariyle kelam ilmi Kuran’ın akli yorumudur.
Sürekli geçmişte olanı anlatmak ve tekrarlamak kelam tarihi yapmaktır.
TÜRKİYE’DE KELAM ALANINDA YAPILAN ÇALIŞMALAR
Türkiye’de kelam ilminin gelişmesinde ve yerli bir anlayışın oluşmasında şu üç kişi ve eseri etkili olmuştur;
1.     Abdullatif Haputi      Tenkihu’l –Kelam
2.    İzmirli İsmail Hakkı     Yeni İlm-i Kelam
3.    Ömer Nasuhi                Muvazzah İlm-i Kelam



Yazar: Ali Çalıkoğlu