2 Ocak 2015 Cuma

zehirli guatr hastalığı

Zehirli guatr hastalığı veya iç guatr olarak bilinen hastalığın tıp dilindeki karşılığı hipertiroididir. Bu hastalık tiroid bezesinin aşırı hormon salgılaması sonucu oluşur. Normalden fazla hormon salgılayan bu tiroid bezi büyümesi nodüllü veye nodülsüz olabilir. Zehirli guatr hastalığı, tiroid türü hastalıklarının en muamma türüdür. Bu hastalığın neden çıktığı hakkında tıp bilimi henüz bir veri elde edememiştir. Yalnız asıl sebeb olmasa da yoğun stres , ani baskın dercede üzüntü gibi bazı etmenlerin bu hastalığa kapı araladığı konusunda doktorlar hemfikirdir. Özelikle deprem , savaş ve ani ölümler gibi insan psikolojisini bozacak durumlar sonucunda nüksetmektedir. Yine iyotlu tuzun sıkça ve çok tüketilmesi bu hastalığa sebebiyet verebilir. Takatsizlik , ellerde terleme , kalp çarpıntısı, adet düzensizliği, şiddetli öfkelenme ve sinirlenme , bulantı, ishal,panik atak, kaşıntı, horlama, ani kilo kaybı, saç dökülmesi zehirli guatr hastalığına yakalanan kimselerde görünen belirtilerdir. Nodülsüz zehirli guatr hastalarının genelinde gözlerde büyüme ve gözlerde ileri doğru kayma(egzoftalmi) görülür. Zehirli guatrda kandaki yoğun tiroid hormonları kalbin üzerine aşırı yük bindirir ve bu yüzden kalp büyümesi meydana gelebilir. Bu hastalığın ilerlemesiyle kalp yorulur, vücudun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelir. Bu hastalar çok çabuk yorulur. Zehirli guatrda hastanın boğazında çoğunlukla şişlik görülmez; hatta bu yüzden hastalığa halk arasında iç guatr da denir. Bu hastalığın vücutta zahiren gözüken izleri aslında çok da mühim değildir. Çünkü zehirli guatr vücudun içine çokça hasar vermektedir. Kalp ve damar sistemi başta olmak üzere birçok organ bu hastalıktan olumsuz bir şekilde payını almaktadır. Bu hastalığın tedavisi hormon akışının normal seviyeye indirilmesiyle gerçekleşir. Hormon akışını düzeltmek içi de ya radyoaktif iyot (RAI) ile ameliyat yapılabilir ya da anti- tiroid ilaçlarla tedavi yöntemi kullanılabilir. Radyoaktif iyot yöntemini daha kalıcı ve sağlıklı bir yöntemdir. Bu yöntemde vücuda bir kapsül verilir ve hasta iki aya kadar iyileşir. Aynı zamanda hastadan hastahanede yatması da beklenimez. Bu yöntemi genelde Amerika ve Avrupa ülkeleri kullanmaktadır. Anti-tiroid ilaçlarla tedavi yöntemini ise Türkiye gibi bazı ülkeler kullanır. İlaç yöntemi RAI kapsül kadar yararlı olmasa da olumlu sonuç vermektedir.

Kelebekler kaç gün yaşar?

Halk arasında kelebeğin bir gün yaşadığı söylenir. Bu söz biraz mübalağalı olarak kelebeğin çok az yaşadığını belirtmek için söylenir .Bu söz çok bariz derecede hatalıdır. Bu yanlışın da kelebek ile mayıs sineğinin karıştırılmasından kaynaklandığını düşüyoruz. Bu sinek " bir gün sineği" olarak da adlandırılır ve bir günden fazla yaşadığı pek görülmez. Kelebeklerin 150 bine yakın türü bulunmaktadır. Türleri arasında da yaşam süreleri farklılaşır. Haftalarca ,aylarca, yıllarca yaşayan kelebekler olduğu gibi sadece birkaç gün yaşayan kelebekler de vardır. Normal bir kelebeğin yaşam süresi dört devreye ayrılır. Bunlar ; yumurta , tırtıl, pupa ve yetişkin devreleridir. Yumurta devresi kelebeğin yumurtalarını bir bitki üzerine bırakması ile başlar ve yaklaşık olarak bir veya iki hafta sürer. Tırtıl devresi yumurtaların çatlayıp içinden tırtılın çıkmasıyla başlar ve bu dönem üç hafta ile altı hafta kadar sürebilir. Pupa dönemi kelebeğin üçüncü dönemidir. Tırtıl bu dönemde kozaya girerek on veya onbeş gün kozada kalır. Kozadan çıkan kelebek artık yetişkindir. Yetişkin kelebek kanatlarının rengiyle herkesi büyülemektedir. Yetişkin döneminde kelebek, türüne göre haftalarca veya aylarca yaşayabilir.

Arefe ve tarihçesi

Bu günü anlamak için aslında arefeden önceki gün olan tevriye gününü de ele almak gerekmektedir. İslam inancına göre Hz İbrahim bir erkek oğlu olursa onu rabbi olan Allah adına kurban edeceğine dair söz vermiştir. Hz İbrahim'in bu sözü sonucunda İsmail adında bir erkek oğlu dünyaya gelmiştir. Oğlu büyüyüp genç bir delikanlı olunca Hz İbrahim'in verdiği söz aklından çıkmıştır. Bunun sonucunda arefeden önceki gün olan tevriye gününde Hz İbrahim rüyasında şöyle bir ses duyar; "Ey İbrahim sözünü tut" Fakat Hz İbrahim neyin kastedildiğini anlayamaz, şüpheye düşer. Bu yüzden bu güne şüphe ve tereddüt günü anlamında tevriye günü denilmiştir. Gördüğü rüyaya bir anlam veremeyen Hz İbrahim aynı rüyayı arefe günü de görür. Aynı sesi duyan Hz İbrahim rüya vesilesiyle verdiği sözü hatırlar. Şüphenin kalkmasıyla Hz İbrahim ne yapacağını bilir. Bu güne de bu yüzden Arapça'da "bildi" manasına gelen arefe denilmiştir.

İNANÇ VE AMEL MÜNASEBETİNİ KURAMAYAN BİREYLERİN RUH HALİ



Din dediğimiz olgu bireye çeşitli sorumluluklar ve mesuliyetler yükler.Herhangi bir ilaha inanmayı , onun dediklerini yerine getirmeyi, hayatını onun dedikleri çizgisinde yönlendirmeyi bireye dikte eder.Dikte eder diyorum ; çünkü dinin sorumlulukları katidir mutlaka yerine getirilmesi gerekir. Yapılamadığı takdirde telafi edilmelidir. Bu konuda semavi dinlerin yönlendirmesi açıktır. İfadelerin ne kadar açık olduğunu belirtmek için örnek vermek istiyorum.
 Örneğin; Kuran “ Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, ruku edenlerle birlikte siz de ruku edin” der. Tevrat Hz Musa’ya Tur dağında bildirilen on emirde “Cumartesi günü hiç bir iş yapmayacaksın” buyurur. İncil “Aldanmayın ! Ne cinsel ahlaksız yapanlar, ne puta tapanlar, ne zina edenler, ne cinsel sapıklar, ne eşcinseller, ne hırsızlar, ne açgözlüler, ne ayyaşlar, ne sövücüler, ne soyguncular Tanrı’nın egemenliğini miras alacaklardır.Üç semavi dinin kitaplarında da görüldüğü gibi yapılması gereken emirler açıktır. Emirlerden kaçmak için herhangi bir açık kapı bulamamaktayız.
 Bütün dinlerde bir imani boyut bir de ameli boyut bulunmaktadır. İman, insanın maneviyatını yapar, ameller de insanı kemale ulaştırır. İnanılması gereken ilaha inanılmalı ona ibadet edilmelidir.Müslüman, Hıristiyan, Budist, Şintoist vb. Hangi dinden olursa olsun farketmez.
İbadetlerin yapılmasına ve yapılmamasına göre din bireye cenneti ve cehennemi gösterir.Birey bu denilenleri yaparsa vaad gerçekleşecek yapmazsa vaid sadır olacaktır. Birey de bu doğrultuda hayatını sürdürür.Neye inanmışsa ona göre yaşamına şekil verir.
Örneğin bir müslüman Allah’a inanır ve onun emrettiklerini de harfiyyen yerine getirmek için çaba gösterir.Beş vakit namazını kaçırmamaya , orucunu tutmaya , zekatını vermeye gayret eder.
Bir Hıristiyan o da inanmış olduğu değerler doğrultusunda haftalık olarak kilisesine gider, dua yapar , bağışta bulunur,hac mekanlarını ziyaret eder.
Bir Budist Buda’nın heykeline saygıda bulunur, ona çiçek ve tütsü sunar ve kutsal yerleri ziyaret eder.Lumbin ve Bodhi Gaya gibi…
Birey bunları yapınca inancı ne olursa olsun -isterse taşın tanrı olduğuna inansın- kendinde bir rahatlama hisseder. Üzerindeki yükün bir kısmının kalktığına inanır. Kuş gibi olur. Sevinçten havalara uçar. Çünkü o vazifesini yapmıştır ve artık mutlu bir şekilde yaşayabilir. Kulluğunu en güzel şekilde ifa ettiğinden hayatında da rahatsızlık hissetmez. Yaptığı her işten zevk alır. İnsanların yüzüne güler, onlara yardım etmeye çalışır. Çevresini aydınlatma uğruna elinden ne geliyorsa yapmaya gayret gösterir. Elinden geleni yapmış olmanın sevinciyle hem dünya adına hem de ölüm sonrası adına mükafat beklentisinde olur.

Buraya kadar her şey güzel. Ya birey inanç ve amel birlikteliğini kuramazsa . Allah’a inanıyor ; ama namaz kılmıyorsa. Buda’ya inanıyor; lakin ona tütsü yakmıyorsa. Hıristiyansa ve dua etmiyorsa. Bu gibi durumlarda bireyin hali ne olacak, nasıl bir ruh haletine bürünecek, dünya adına ve ukba adına fikirleri nasıl değişecek, çevresiyle ilişkileri nasıl olacak? Bu sorular üzerine kafa yormamız gerekmektedir. Kafa yormamız hatta kafayı zonklatmamız gerekmektedir. Dünyanın büyük bir kısmı inançlı, herhangi bir dine inanıyor. 2013 yılında yapılan bir araştırmaya göre dünya nufusunun %16’ sı dinsiz. Bu demek oluyor ki dünya nufusunun yaklaşık %84’ü bir dine mensup. Bu gayet normal, bunda şaşılacak bir yan yoktur. Garip olan inananlar üzerinde araştırma yaptığımızda ortaya çıkmaktadır. 2012 yılında yapılan bir araştırmaya göre çoğunluğunu müslümanların oluşturduğu bir ülke olan Türkiye’de kendini dindar olarak adlandıranların oranı %81, bunların içinde düzenli namaz kılanların oranı ise %29’dur. Görüldüğü üzere inananların çoğu da ibadet etmemektedir. Karşımızda büyük bir kitle var. Bu kitlenin inançlarıyla amelleri arasındaki muhalefet, ruh hallerine nasıl yansımakta? incelenmesi gereken bir konudur. Şimdi bunu değerlendirelim.

A) RUH DÜNYASINDA ÇATIŞMALAR YAŞAYACAKTIR
Neye inandığını neye taptığını bilen bireyler genelde bu halin içine girerler. Onlar işin cidiyetinin farkındadırlar. Amma nedense bir türlü inançlarını tam manasıyla amele dökemezler.
İnanışıyla yaşantısı bir olmayan birey kendini bir çıkmazın içinde bulur. Yapması gerekenleri yerine getirmemesi sırtında ağır bir yük haline gelir. Bilir ki bu yaptıkları yanlış ve bunun karşılığını hem dünyada hem ukbada olumsuz olarak görecek. Din insana iki dünyanın saadetini vaad eder; ama istedikleri yerine getirilmezse hem dünyanın hem de ukbanın menfi olacağı yönünde tehditler savurur.Kuran nar-ı cehennemle , İncil yüce İsa’nın affından uzaklaşmakla uyarmaktadır. Beşeri dinlerden olan Budizm ve Hindizm gibi dinler ise bir alt tabakaya düşmekle, yani insandan hayvana, hayvandan bitkiye , bitkiden maddeye dönüşmekle tehdit eder. Işte bu gibi uyarılar karşısında birey içinden çıkılmaz bir ruh haletine bürünür. Akıbeti hakkında daima endişelidir. Uğursuzlukların musibetlerin belaların kendisinden dolayı geldiğini düşünmektedir. Bir yandan kendinden nefret eder, bir yandan da çok pişmandır. Sürekli düşünmekte ve bir çıkış yolu aramaktadır. Dayanacak bir yer, derdini açacak kimseler arar ;ama ya utandığından yada inasanların teveccühünden korktuğu için derdini kimseye anlatamaz. Bu yüzden sürekli içindeki ikinci ben ile çatışmaya girer. Onu tenkit eder ,şuçlar ve aşağılar. Siz onu zahirde yaşıyor zannedersiniz ; fakat öyle değildir. Belli etmese de onun içnde volkanlar patlamaktadır. Tabirim objektif olmayacak ; ama belirtmek istiyorum : o şahıs duble kalbi kararmış, ruhu hasta, ölmek üzere bir insandır. Daima yeni başlangıçlar dener.Bunların bazılarında başarıya ulaşabilir, müspet sonuçlar elde edebilir. Tersi olur da yeni başlangıçlar işe yaramazsa bunalımı ikiye katlanabilir. İşin sonucu bunalıma ve depresyona kadar gider.
B) BİREY BOŞVERMİŞLİK SENDROMUNA GİRER
Bu tür kimseler az değildir. Bu tip bireyler genelde olayın ciddiyetini bilemeyen avam tabakadır. Onlar inanırlar ; ama teslimiyet yoktur. Yeri gelir arzuları ve zevkleri için inançlarından feragat edebilirler. Bu boşvermişlik onlara şunları söyletir: “ Aman cehenneme gidelim biraz ısınırız”, “Boşver İsa affetmesin bizi”, Öldükten sonra hayvan suretine girecekmişim amaan biraz da hayvanlar aleminin tadını çıkarırız”.
Bu hal bireyde bir ideoloji veya dünya görüşü bırakmaz. Onun ruh dünyası daima değişir. Bir gün camide görürsünüz , sizin gibi ibadet eder. Başka bir gün meyhanede görürsünüz , normal inasanlar gibi demlenir. Bu bireyin diğerlerinden farkı bunu yaparken hiç pişmanlık duymaması, aksine işine kılıf uydurmasıdır.
C ) BİREY YA DİN DEĞİŞTİRİR YA DA DİNSİZLİĞE BAŞVURUR
İnandığı değerler bireyi ağır yükümlülükler altına sokuyorsa birey daha hafif yükümlülükleri olan değerlere inanmaya başlar. Veya tamamen kendini bu değerlerden soyutlar. Böylelikle ifa etmek zorunda olduğu mesuliyetler üstünden kalkmış olur. Kendini rahat hisseder. Hayatını istediği gibi yaşar. Bu gibi bireyler genelde dini amaç olarak değil de araç olarak kullanırlar.
Sonuç itibariyla iman amel münasabetİni kuramayanlar çeşitli ruh hallerine girerler. Bu ya kişinin dışa vurmadan kendi kendini yemesi şeklinde olur ya da yaşadığı gibi inanması şeklinde. Kendini yiyenler bunalıma çöküntüye girerler yaşantılarından zevk almazlar. Yaşadığı gibi inananlarsa ortaya yeni ferdi bir din koyarlar. Toplumun dini değer ve yargılarından uzaklaşırlar.

1 Ocak 2015 Perşembe

ubudiyyet

İbadet kelimesinin türetildiği abede sözcüğünden bir de ubudiyyet kelimesi türetilmektedir. Bu kelime ile ibadet kelimesi kimi zaman aynı anlamda kullanılmaktadır; lakin ubudiyyet farklı manaları da içinde barındırmaktadır. İbadet kulluk vazifesini yerini getirmeye ve bu yörüngede yaşamaya denirken ubudiyyet Allaha kul köle olduğunun farkına varmaya denir. Zûn-Nûn el-Mirînin ifadesiyle ubudiyet, nasıl Allah daima senin Rabbin ise, senin de dâima O'nun kulu olmandır."
        Efendinden başkasının huzuruna gitmemenin, başkasına el açmamanın onun kapısının kölesi kıtmiri olduğunun şuurunda olma durumudur. Köle olduğunun şuurunda olmak olan rububiyet karşısında köle gibi davranmayı gerektirir. Her zaman emre amade olmayı efendinin peşini hiç bırakmamayı onun tahtının dibinden ayrılmamayı iktiza eder. Köle bunu yapar rububiyetin şe’nine karışmaz. Üstat Bediüzzaman hazretleri bu konuda: Ubudiyyet ise, hâlinsen livechillah olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile ona iltica etmeli. Rububiyyetine karışmamalı. Tedbiri ona bırakmalı. Hikmetine itimad etmeli. Rahmetini ittiham etmemeli.
         Yaptığı iş karşısında ücret beklememeli. Ücret beklerse efendinin rızasını sevgisini kazanması çok zor olur. Burası dar-ı hizmettir darı ücret değildir. Bu mevzuda kadın efendi Rabiatul Adeviyye’nin şöyle bir duası vardır; Allah’ım sana cehenneminden korkarak ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak. Eğer sana cennet ümidiyle tapıyorsam cennetini bana haram kıl. Benim sana olan sevgi ve ibadetim senin sevilmeye ve kulluğa layık oluşundandır.
        Ceriri hazretleri de ibadet ve ubudiyyet ufkunun farklılığını şöyle ifade eder; "Nimetin kulları çoktur; ama nimet verenin kulları azdır" demiş. Bu sözün anlamı şudur: Nimet bulmak veya nimet karşılığında kulluk edenler çoktur. Fakat Hz. İsa'nın vurgulayarak belirttiği gibi hiç nimet ve sevap düşünmeden sırf nimetlerin sahibi Allah için kulluk edenler azdır.

İBADET




          Genel manası itibariyle düşündüğümüzde ibadet; her hangi bir dini inanışta inanılan şeyin emrettiklerini yapmak nehyettiklerinden de kaçınmaktır. Her dinde olduğu gibi ibadet İslam dininde de bulunmaktadır. İslam dininin ibadet anlayışı diğer dinlere nazaran farklılık ihtiva etmektedir. Dinimiz İslam da ibadet hayatın her safhasında ve her anında bulunmaktadır. Başka dinlerde olduğu gibi hayatında bir kere yapmakla ibadet yapılmış olmaz. Gün içerisinde her vaktin ibadeti vardır. Bir haftaya özel ibadet bulunmaktadır. Bir yıla özel ibadet bulunmaktadır. Ve herkesin hayatında bir defa yapması gereken ibadet bulunmaktadır. İbadetlerin içeriğini söylememiş de olsak karşımıza İslam dinindeki ibadet anlayışının ne kadar tertipli olduğu ortaya çıkmaktadır. İbadet; Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve nehiylerinden kaçınmak demektir. Türkçe de kullandığımız bu kelime aslen Arapça bir kelime olup abede sözcüğünden türetilmiştir. Abede, Arapça’ da bir işi azim ve hırsla yapmaktır. Kişinin akli fikri bedeni bütün melekelerini yaptığı işe vermesi demektir. Kelime daha sonraları dini bir anlam kazanmış olup kendini rabbine kul addetme manasına gelmiştir. Genel olarak bugün ibadet denildiğinde kulluk anlaşılmaktadır. Tabi ki bu başta belirttiğimiz gibi dinden dine değişmektedir. Budaya yapılan ibadet, puta yapılan ibadet, ineğe yapılan ibadet… Yalnız İslami literatürde bu kelimenin anlamına bakarsak çok daha farklı manaların yüklenmiş olduğunu görürüz.

         Muhammed Fethullah Gülen hoca efendinin tanımına göre ibadet; İnsanın bütün benliğiyle, bütün duygularıyla, iç ve dış bütün havassıyla, fikrî melekeleri, his âlemi, kafası ve lisanıyla Allah’a yönelmekten ibaret olan sistemli bir hareket tarzına denir.İbadet biz hiçbir şeye gücü yetmeyen aciz fakir insanların malikül mülk, mahlûkatın halikı olan rabbimize kulluk sorumluluklarımızı yerine getirmemizdir. Yani bize emretmiş olduğu emirleri harfiyen yerine getirme nehyettiği durumlardan da kaçınmanın adıdır. İbadet eden abid olur bir başka deyişle köle olur. Bu kulluk anlayışını Hz. Mevlana şöyle dile getirir:
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”
 Rabbin çizdiği istikametin dışına çıkmamayı daima onun emirlerini yerine getirmeyi gerektirir ibadet. İbadet, Allah’ın Cibril’i emin aracılığıyla kulu ve elçisi olan Hz. Muhammed (s.a.v) gönderdiği vahye itaati gerektirir.
         “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım. Bizi yoktan var eden rabbimiz burada belirttiği gibi bizden kendisine ibadet etmemizi istemektedir. Bu ferman mahlûkun yaratılma gayesinin rabbi tanımak olduğunu ve yalnız rabbe boyun eğmek gerektiğini bildirir. Hatta bu ayet ile Allah u Teâlâ kulun Allahtan başka bir şeye ibadet etmekle istikametin dışına çıktığını yani isyan arazisinde dolaştığını bildirmektedir. Böyle bir durumda tokat yeme ihtimali çok yüksektir. Nasıl ki bir efendi, dediklerini yapmayan, kendine saygı göstermeyen kölesini azarlar; Allah da istikametten ayrılmış kulunu böyle uyarır.
         Yukarıdaki tanımda da olduğu gibi ibadet duygu düşünce ve lisan izdivacı gerektirir. Abid mabuda ibadet ederken masivadan büsbütün kopmalı, yalnız mabuda odaklanmalı ve yalnız onun tecellilerini görmelidir. Kul öyle bir ibadet etmeli ki onun ibadetini görenler Allah haktır vardır diyebilmeliler. Kul öyle ibadet okyanusuna dalmalı ki o anda yediği oklar onun ibadetine mani olmamalı. Kul öyle ibadet ufkunda uçmalı ki savaşta kendine ok isabet eden Haydar-ı Kerrar gibi çevresindekilere ‘ben namaza durunca oku çıkartın’ demeli ve o ok çıkartılırken de bir şey hissetmemeli. Abid şu felaha giden yolu gösteren ayeti okurda nasıl ibadetinde lakayt olur. Allah buyuruyor ki:
         'Müminler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir. Öyle müminler ki, onlar, namazlarında huşu içindedirler.
          Namaz içinde "huşu" halinde olmaktan maksat, Allah'tan korkarak ve sükûnet içinde namaz kılmaktır. Bu da namaz kılanın, kalbini sadece namaza vermesi, namaz dışındaki her şeyi kalbinden çıkarması ve namazı diğer bütün dünyalıklara tercih etmesiyle olur. İşte o zaman namaz kılan kişi, rahatlık hisseder ve kıldığı namazdan zevk alır. İşte bu şeklide namaz kılan kimse hem kalben hem de bedenen sükûnet hisseder, huzur içinde olur. Ayet-i Kerime'de işte böyle bir müminin kurtuluşa ereceği beyan edilmektedir.
      İbadet görüldüğü üzere sathi nazarla yapılacak bir olgu değildir. Farklı engin bir buud gerektirir. Dolayısıyla de ibadetin bozuk bir Türkçeyle “tapmak-tapınmak” şeklinde tabir ve tercüme edilmesine imkân yoktur. Tapmak ve tapınmak; daha ziyade şuursuzca, niyetsiz ve sistemsiz yapılan hareketlere denir. Her şeyin en ala örneğini veren peygamber efendimiz (sav) ibadetin de en ala örneğini insanlara sunmuştur. Öyle bir sunmuştur ki görenler onun ibadetinde Allah’ın varlığına delil bulmuşlardır. Nasıl onun ibadetine hayran kalmasınalardı ki o habibullahtı. Allah’ın en sevdiği kuluydu ve de o, Allah’ı en çok seven kuldu. Rabiatul Adeviyye’nin dediği gibi seven de sevdiğine itaat ediyordu. Onun itaati bambaşkaydı ayakları şişinceye kadar namaz kılıyordu. Üst üste visal orucu tutuyordu. Malı yoktu; ama eline ne geçerse onu da hemen infak ediyordu. Zikrullahı dilinden hiç düşürmüyordu.

Yazar:  Ali Çalıkoğlu