10 Şubat 2015 Salı

Elektronik cihazlarda Kuran okumak için abdest gerekli midir?


   
Günümüzde telefon, tablet, PC gibi bütün cihazlara Kuran yüklenebilmekte ve buradan rahatça Kuran okunabilmektedir. Bu teknolojinin insana sağladığı bir kolaylıktır. Bu gelişme şöyle bir soruyu da akıllara getirmiştir; " Elektronik cihazlardan Kuran okumak için abdeste gerek var mıdır?"

           Vakıa Suresinin 79. ayetinde لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ " Ona ancak temiz olanlar dokunabilir" buyrulmaktadır. İslam âlimleri bu ayete dayanarak Kuran'a dokunmak isteyenlerin hem maddi hem de manevi temizliğe sahip olmalarını şart koşmuşlardır. Tabi burada Kur'an'ın maddi değeriyle beraber hakikatinin değeri de göz önünde bulundurulmalıdır. Evet , Kur'an'ın her bir sayfası ayrı bir değerdedir. Ama onun asıl değeri manasında yani hakikatindedir. Hakikati daha değerli olduğuna göre her daim onu okurken temkinli olunmalı temizliğe riayet edilmelidir. Tablet bilgisayar, telifon gibi cihazlarda Kuran okunurken de hakikati göz önüne alınmalıdır. Eğer abdest sadece mushafa dokunmak için gereklidir dersek bir fitne kapısını açmış oluruz. Elektronik cihazlarda temizliğe riayet etmeden okumalar başlayabilir. Hem bu cihazlar uygulamalarına göre şekil almaktadırlar. Radyo uygulamasını açınca o cihaz artık bir radyo; müzik çalar uygulamasını açınca da bir mp3 player olur. Böylelikle Kuran uygulaması açılınca da bir Kuran-ı Kerim olur. Bu şekilde değerlendirilirse fitneye kapı aralanmaz.

 Temizlik elektronik cihazlarda da gereklidir. Yalnız bu temizlik için mushaftaki gibi kesin bir hükme sahip değiliz.

8 Şubat 2015 Pazar

yürekleri dağlayan beş ağlama

       Tarihimizde ağlamaları ile hatırlanan beş büyük zat vardır. O yürek yakan ağlamaları insanlık alemi unutmamıştır ve unutmayacaktır da. Bu beş insan şunlardır; Hz Adem, Hz Yakub, Hz Yusuf, Hz Fatıma ve Hz Zeynülabidin.
       Hz Adem cennetten çıkarılınca o kadar çok ağladı ki göz yaşları yüzünde iz bıraktı. Hz Yakub oğlu Yusuf için o kadar ağladı ki gözlerini kaybetti. İnsanlar ona helak olmandan korkuyoruz dediler. Hz Yusuf ise Babası Hz Yakub'dan ayrılınca o kadar ağladı ki hapishanedekiler şöyle dediler; " Ey Yusuf ya geceleri ağla gündüz sus ya da gündüzleri ağla gece sus"
      Hz Fatıma annemiz peygamberimizi kaybedince o kadar ağladı ki Medine halkı rahatsız oldu. Dediler ki" Ey Fatma ağlaman bizde derman bırakmıyor ki iş yapalım". Bu firak fazla uzun sürmedi. Kendisi de altı ay sonra vefat etti. Zeynülabidin'in ağlaması ise bir başkaydı. İnsanlar kendisine yemek getirdiğinde de ağlıyordu, su verdiklerinde de... O kırk yıl boyunca Kerbela için anlatmıştı. Nasıl ağlamasındı ki orda peygamberimizin dudaklarının değdiği babası Hz Hüseyin'in boynu vurulmuştu. Nasıl ağlamasındı ki ehli beyt kurbanlık koyunlar gibi doğranmıştı. Geride kalanlar ise köle gibi sokaklarda dolaştırılmıştı.

 Yazar: Ali ÇALIKOĞLU

31 Ocak 2015 Cumartesi

Kertenkele öldürmek sevap mıdır?

Halk arasında kertenkele öldürmenin çok sevap olduğu söylenir. Her ne kadar doğru gibi görünse de bariz bir yorumlama hatası vardır. Hayvanların da yaşama hakkı vardır. Hiçbir sebep yokken bir canlının öldürülmesi İslam'a göre caiz değildir. Öldürmeyi geçelim hayvanlara eziyet etmeyi bile dinimiz hoş karşılamaz. Eziyet edenlere de müsamaha göstermez. Peygamberimizin aşırı çalıştırılan deve ile ilgili hadisi ve yuvası bozulan kuş ile ilgili hadisi hayvanlara karşı tutumumuzu göstermektedir.
Asıl konuya dönecek olursak peygamberimiz (s.a.v) bir hadisinde şöyle buyuruyor" Kim keleri ilk darbede öldürürse ona yüz sevap yazılır. İkinci vuruşta öldürürse daha az kazanır. Üçüncü vuruşta ise bundan da az sevap kazanır. " Öncelikle söylemek gerekiyor ki her kertenkelenin öldürülmesi istenmemektedir. İstenilen kertenkeleye benzeyen veya onun bir türü olan kelerin öldürülmesidir. Keler alaca renkli, zehirli bir canlıdır. İnsana temas etmesi durumunda ona zarar verebilir. Peygamberimiz döneminde de çoğu kimsenin korunaklı bir evi yoktu. Evler genelde haşeratın rahat girip çıkabileceği maddelerden yapılıyordu. Korunaksız olan bu evlere keler türü zehirli hayvanlar da çok rahat girebiliyordu. Peygamberimiz insanların zarar görme ihtimaline karşı evlerin içinde olan veya çevresinde olan zehirli kertenkelenin öldürülmesini istemiştir. Tabiki insan hayatı ile diğer canlıların hayatı kıyasa tabi tutulamaz. İnsan ulvi bir varlıktır. Bu gibi durumlarda insan hayatı tercih edilir.
Peygamberimiz kelerin acı çektirilmeden öldürülmesini istemektedir.Dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de budur. İlk vuruşta öldürmek   ayrı bir merhamettir kelere karşı.  

26 Ocak 2015 Pazartesi

Hukukta Vicdani Kanaat



Vicdani kanaat adından da anlaşıldığı üzere delile dayanmadan hakimin hissine binaen hüküm verilmesine denir. Demokratik toplumlarda böyle bir kanun bulunmamaktadır. Çünkü bu kanun insan hak ve özgürlüklerini kısıtlamaktadır. Hiç bir delile dayanmadan birey suçlanabilir. Hatta ceza bile alabilir. Günümüzde bazı ülkelerde makul şüphe adı altında bu kanun yürütülmektedir. Bu kanun tarihte hep zulme ve acıya sebep olmuştur. Rönesans ve reform hareketinden önce Avrupa'da bu kanunla bir çok filozof ve ilim adamının idamı imzalanmıştır. Sırf diğer insanlar gibi düşünmedikleri için hakimler vicdani kanaat kanunundan yararlanarak bir çok insanın ölümüne sebep olmuşlardır.

25 Ocak 2015 Pazar

Peygamberimizin Tavsiye Ettiği Panzehir; Acve Hurması

Acve hurması diğer hurmalara nazaran daha küçüktür, yaklaşık olarak bir zeytin büyüklüğündedir. Bazı acve hurmalarında Allah Teâlânın 99 isminden biri bulunur. Acve hurmaların şahı sayılır. Hem çok lezzetli hem de hakkında hadis bulunan bir hurmadır. Acvenin kelime manası yanıktır. Bu ismi almasının hikmetini İmam-ı Bezzaz şöyle anlatır; Bir gün huzuru saadete bir kimse gelir, elinde yanmış bir hurma dalını gösterip: Ya Muhammed(s.a.v.), bu hurma dalını dik, şayet hurma yeşerirse biz de senin Peygamberliğini tasdik ederiz, dediler. Rasulullah (s.a.v.) yanmış hurma dalını yere dikti. O hurma dalından mucize olarak hurma hasıl oldu, meyve verdi. İşte bu mucize hurma Acve hurmasıdır. Peygamberimiz hadislerinde şöyle buyurur; Acve denen hurma cennettendir ve zehire karşı şifadır. Başka bir hadisinde ise "Kim sabah aç karnına yedi tane acve hurması yerse o gün ona ne sihir ne de zehir tesir eder." der. Evet, hadislerden de anlaşıldığı üzere acve hurması bir panzehirdir. Onu tüketen hastalıklardan, marazlardan kurtulur. Acve bir çok ilaç ve devadan daha tesirlidir.

15 Ocak 2015 Perşembe

Nureddin es Sabuni kimdir?

A)HAYATI
Nureddin es-Sabuni Buhara da yaşamış Hanefi bir alimdir. Kelam ve fıkıh alanında kayda değer çalışmaları olmuştur. İsmi tam olarak Ahmed bin Muhammed bin Ebi Bekr’dir. “El- İmam , Nureddin ve Sabuni” lakablarıyla meşhurdur. Sabun imal edip satmak manasına gelen Sabuni lakabının neden verildiği bilinmemektedir. Buhara’da yetişip vefat ettiği için kendisine el-Buhari de denilmiştir. Varlıklı bir ailede yaşamış olmasına rağmen mütevazıdır. Hac yolculuğu sırasında Irak ve Horasan gibi bir çok yerde bulunmuştur. Alimlerin sohbet halkalarına dahil olmuş, onların kelami düşüncelerini öğrenmiştir.Sabuni’nin hayatı hakkında pek fazla bilgi bulunmamaktadır. İlmi hayatına dair bilgileri ise eserlerinden ve iki alimle yapmış olduğu münazaralardan öğrenmiştir. Ne zaman doğduğu tam bilinmeyen büyük imam es- Sabuni 1184 yılında vefat etmiştir. Mezarı Buhara’nın Kudatüs seb’a kabristanında bulunmaktadır.
B)İLMİ ÇALIŞMALARI
Tahsil hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Kimlerden ders aldığı konusunda da ihtilaflar vardır. Yalnız şu bilinmektedir ki: Nureddin es-Sabuni ,fıkıh ilminde ve kelam ilminde söz sahibi bir alimdir. O kelam ilmindeki münakaşalı , girift bazı meseleleri kolay, anlaşılır bir dil ile ifade etmiştir. Eserlerindeki dil onun Arapça’ya vukufiyetini göstermektedir. Ayrıca onun şeyh Reşiduddin ile yapmış olduğu Farisi münazara o dile de vakıf olduğunu göstermektedir. Kelam ilmi ile ilgili eserleri dışında eseri bulunmamaktadır.Sabuni’nin tespit edilen üç eseri bulunmaktadır.
ESERLERİ
El-Münteka
Mukaddimede, peygamber göndermenin ilâhî hikmetin icaplarından olduğu, peygamberin beşer olmasının zarurî bulunduğu kaydedildikten sonra şunlardan bahseder; peygamberlerin bazısının bazısından üstün olması, peygamberlerin sayısı, peygamberlerin ismeti konusunu işler. Sırayla bazı peygamberlerin meziyetlerini işledikten sonra son peygamber olarak Hz Muhammed’in (sav) kadir ve kıymetinden bahseder. Peygamberimizin meziyetlerine dair bazı ayetlerin tefsirini yapar. Daha sonra Peygamber Efendimizin seyyidü'l-murselin ve hâtemü'n-nebiyyîn olduğunu kaydederek , O’na salât getirmenin lüzum ve keyfiyetini açıklayarak son verir.

el-Münteka, mukaddimesinde de zikredildiği gibi, Kuran-ı Kerimde bazı peygamberler hakkında vârid olan ve Haşviyye tarafından cehalet, dinde adem'i mübâlât neticesinde peygamberliğe yakışmayacak tarzda tefsir edilen ayetlerin izah ve tefsirini yapan bir eserdir. Sâbûnî’nin muasırı Fahreddin er-Razi tarafından kaleme alınan aynı konudaki eser: 'Ismetu'l-enbiyâ' metot ve muhteva bakımından el-Münteka'nın aynı olmakla beraber ondan daha muhtasardır. Razi de mukaddimede Haşviyyenin isnat ve iftiralarını reddetmek istediğini kaydeder.
el-Münteka’nın bulabildiğimiz iki nüshası vardır. Bu iki nüsha da Laleli Kütüphanesi’ndedir.
 El- Kifaye fi’l-Hidaye
El-Bidâye'nin aslını teşkil eden el-Kifâye hacim itibariyle onun dört misline yakındır. İhtiva ettikleri bahisler hemen hemen aynıdır. Kifâye'nin fazla olarak ihtiva ettiği 7 bahis vardır. Fakat bunların bir kısmı, müstakil bir başlık taşımamaktadır. Bahis olarak el-Bidâye'de bulunmayan el-Kifâye’nin başındaki üç sayfalık kısımda, Sâbûnî, kelâm ilminin diğer İslami ilimler arasındaki üstün mevkiini belirtmekle kelâm ilmine yapılan itirazları cevaplandırmaktadır.
Sâbûnî el-Kifâye ‘de Nesefi’den her eserinde olduğu gibi bu eserinde de nakiller yapar. El-Kifâye, gerek tertip, gerek dilinin sağlamlığı ve gerek üslûp ve ifadesinin açıklığı ve sadeliği bakımından, Mâturîdiyyenin, boşluk dolduran önemli eserlerinden biri olma vasfını taşır. Nureddin es-Sâbûnî, mücadelesinde mutedil ve samimidir.

 El- Bidaye fi Usul’d-din
Sâbûnî, El-Bidâye adlı eserinin mukaddimesinde kitabı neden yazdığına dair bilgiler verir. El-Kifâye adlı eserini bitirdikten sonra etrafında bulunan dostları ondan daha anlaşılır ve ezberlenmesi kolay olacak şekilde muhtasar bir eser telif etmesini rica ederler. Sâbûnî de el-Bidâye adlı eseri telif eder. Kitabında bilgi edinme yolları, Allah’ın varlığı, Allah’ın sıfatları, Allah’ın dengi ve benzeri olmadığı, irade, peygamberlerin varlığının ispatı, peygamberlerin özellikleri, velîlerin kerametleri, devlet reisliği, rızık, ecel, kaza ve kader, iman ve İslam, kabir azabı, haşir, mizan, sırat, cennet ve cehennem gibi pek çok konuda bilgiler yer alır.
 Konular çeşitli başlıklar halinde toplanır. Bu başlıklarda sabuni karşı olduğu görüşleri de tenkit eder. Önce konu hakkındaki kendi görüşüne yer verir, ardından muhalif fırkaların görüşlerini aktarır.
El-Bidâye, yazarının mukaddimede de belirttiği gibi anlaşılması zor birçok fıkhî ve kelâmî konuyu açık ve anlaşılır bir biçimde anlatır. Bir akâid kitabı gibi gözükse de aklî ve naklî delilleri kullanması yönüyle kelam metoduna bağlı kalır. Eserin orijinal nüshası doksan küsur sayfadan ibarettir. Konuları genel olarak sunması, ilmî terimlere boğmadan meseleyi sade bir şeklide anlatması El-Bidâye’yi, yazıldığı günden bu yana kelâm ilminin başucu eserleri arasında önemli bir yere koyar.

El- Bidaye konusunda Türkçe çalışmalarda yapılmıştır.Es-Sâbûnî ve eseri El-Bidâye fî Usûlid-dîn hakkında Türkçe’de ilk ilmî çalışma ve neşri Prof. Dr. Bekir Topaloğlu tarafından yapılmıştır.Topaloğlu, Nureddin Es-Sâbûnî’nin ‘El-Bidâye fî Usûli’d-din adlı kitabını Türkçede ‘Mâtürîdiyye Akaidi’ adıyla yayımlar. Bu çalışmada El-Bidâye’nin dosan üç sayfa Arapça metninin yanında Türkçe tercümesi de yer alır. Çalışmada ayrıca Es-Sâbûnî’nin hayatı, ilmî yönü ve diğer eserleri de anlatılır. Topaloğlu ilgili çalışmasında El-Bidâye’nin Lâleli Kütüphanesi ve Âşir Efendi Kütüphanesi’nde kayıtlı iki ayrı nüshayı karşılaştırmalı olarak kullanır.

Klasik kelâm kitaplarının neredeyse bütün konularını içeren El-Bidâye fî Usûli’d-dîn, nüshalarının da çokluğundan anlaşılacağı üzere ilim çevrelerinde kabul gören ve kıymeti teslim edilen bir eserdir. Kitap hakkında ilmî çalışma yapan ve eseri Türkçeye kazandıran Prof. Dr. Bekir Topaloğlu’nun ifadeleriyle söyleyecek olursak, “Dili sağlam, tertibi güzel, ifadesi açıktır. Müellif, kitabında Ehl-i Sünnet ve Mâtürîdiyye görüşlerini ispat ve izah ettikten sonra başka tarafların fikirlerini öz olarak nakletmeye de muvaffak olmuştur.”

El-Bidâye, Sünnî akaidin en büyük mezhebi Mâtürîdiyye kelâmının, gerek açık ve anlaşılır üslubu gerekse de içerik yönünden klasik eseridir. Bu nedenle de kelâm ilmi hakkında genel bilgi sahibi olmak isteyenlerin rahatlıkla faydalanabileceği kaynakların başında gelir.
Her üç eserinde de kullandığı dil ve üslup onun Arapçaya hâkimiyetini gösterir.Telif etmiş olduğu “Kifaye” isimli kitabının muhtasarı olan “El-Bidaye” kitabı Ehl-i Sünnet itikadını, imam Maturudi’nin bildirdiği gibi ifade etmiştir. Allahü teâlânın sıfatlarını anlatırken şöyle buyuruyor;
Ehl-i sünnet itikâdına göre her varlığın yaratanı, sahibi, hâkimi Allahü teâlâdır. O’nun hâkimi, âmiri, üstünü yoktur. Her üstünlük, her kemâl sıfat O’nundur. O’nda hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapabilir. Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde, hikmetler, fâideler, lütuflar, ihsânlar vardır. Allahü teâlânın sıfât-ı zâtıyyesi ve sübûtiyyesi ezelîdir, ebedîdir. Allahü teâlâyı insan anlayamaz, anlamaya kalkışmak da caiz değildir. Allahü teâlânın sekiz sıfât-ı sübûtiyyesi, zâtının aynı da değildir, gayrı da değildir. Yani sıfatları, kendisi değildir. Kendisinden başka da değildir. Allahü teâlâ, “Hay” diri, “Alîm” bilici, “Kadir” gücü yetici, “Mürîd” dileyici, “Semî” işitici, “Basîr” görücü, “Mütekellim” söyleyici, “Hâlik” yaratıcı olması gibi sonsuz kemâl sıfatlarına sahiptir.
MÜNAZARALARI
Onun ilmi şahsiyetinden bahsederken münazaralarına temas etmemek olmaz. Maturudiliğin samimi savunucusu olan müellif gerek ehli sünnetin diğer mekteplerine bağlı alimleriyle , gerek Ehl-i bidat müntesipleriyle çeşitli münazaralar yapmıştır. Bir çok münazarası olmasına rağmen bize iki tanesi intikal etmiştir. Bunlardan biri ünlü mütekellim ve alim Fahreddin er-Razi ile cereyan etmiştir. Fahreddîn er-Râzînin Mâverâunnehr ulâmâsıyla yaptığı çeşitli münazaraların üçünün Sâbûnî ile cereyan ettiği, bu münazaraları toplamış bulunan Münâzarât adlı kitabında görülmektedir. Bu çetin münazarayı tarafların biri olan Razi’den dinlemekteyiz. Hikaye bize şöyle nakledilir;
Sâbûnî hacca gider, dönüşünde memleketi olan Buhara’da minbere çıkarak Mekke'ye gidiş geliş esnasında vaz ve ilim meclislerinde konuştuğunu, fakat usul ilmine vâkıf, anlayışlı bir insana tesadüf edemediğini söyler. Mecliste bulunan Horasan ve Iraklı dinleyiciler durumdan müteessir olur ve durumu Razi’ye haber verirler. Razi Buhara’ya geldiğinde Sâbûnî’yi ziyaret eder ve önceki konuşmalarını tekrarlattırır. Dolayısıyla Sabuni’nin hac yolculuğu esnasında bahis konusu ettiğini söylediği “ru’yetullah, vucud delili” konusundda münazaraya girişirler. Bu karşılaşma sonucunda Sâbûnî mağlup olur. Birkaç gün sonra Razi Sabuni’yi evinde ziyaret eder. Halk tekrar toplanır. Bu sefer de “tekvin ve mükevven” konusunda yeni bir tartışmaya başlarlar. Sâbûnî tekvinin mükevvenin gayrı olduğunu savunur. Münakaşa yine sertleşir. Razi’nin naklettiğine göre Sâbûnî söyleyecek söz bulamaz. Ve yine Sâbûnî mağlup olarak bu celse de kapanır. Münazaranın üçüncü celsesi de şöyle olur; Sâbûnînin kardeşi, Razi’den, evine teşrif etmesini istirham eder. Mükemmel bir ziyafette her iki muhasım yine birleşir. Yalnız havassın bulunduğu bir odada yine münazara başlar. “ Baka’ Bakinin zatı üzerine zaid bir sıfat mıdır, değil midir?” konusunda münazaraya başlarlar. Sâbûnî baka’nın zat üzerine zaid olduğunu savunmaktadır. Kaynaklar Sâbûnî’nin yine mağlup olduğunu söylemektedir.
Münazara sonunda müellifimiz şu itirafta bulunur: «Ben Ebu'lmaîn en-Nesefînin Tebsıratü'l-edille'sini okumuş ve onun fevkinde bir eser bulunmadığını sanmıştım. Fakat şimdi seni görüp dinledikten sonra bu ilme vâkıf olabilmek için bir mübtedi gibi ta baştan başlamam lâzım geldiğini anladım. Hâlbuki ben ihtiyarlık günlerimi yaşıyorum.Bunu yapmaya kudretim yoktur.
Fahreddin er-Razi’nin Mâverâunnehr seyahati buranın âlimleri için bir afet olmuş, bu ünlü Eş ‘ari âlim, fakih ve mütekellim kimle karşılaşmışsa yıldırım gibi çarpmıştır.
Sâbûnî’nin ikinci münazarası da Şeyh Reşidüddin ile olmuştur. Madumun görülebileceğini savunan Şeyh Reşidüddin’ e Sâbûnî ciddi eleştiriler getirmiştir. Sonunda madumun görülemeyeceğini ona kabul ettirmiştir.
DEĞERLENDİRME
Maturudi düşüncenin sayılı alimlerinden biridir Sabuni. Ehl-i sünneti bidat ehline ve i’tizal ehline karşı savunmuşur. Fıkıhla da ilgilenmesine rağmen daha çok kelami yönüyle bilinmektedir. O kelamda anlaşılması zor bir çok çetrefilli konuyu anlaşılır bir şekilde eserlerinde bize sunmuştur.Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilmesinin yanında kitaplarında kullanmış olduğu fasih dil, onun belağatini bize göstermektedir. Dilinin fasih olması kelami konuları kolay anlaşılır hale getirmiş diyebiliriz. Özellikle Bidaye adlı eseri Maturiyye müntesipleri arasında başucu kitabı sayılmaktadır.
     Razi ile yaptığı münazaralarda genelde mağlup olduğu söylenilmektedir. Yalnız şunu unutmamak gerekir ki bu tartışma bize Razi’nin ağzından aktarılmıştır. Sabuni’nin ağzından münazara sonucuna dair bir şey bilmiyoruz. Dolayısıyla onun tartışmada kullandığı delillere de muttali değiliz. Bir münazara da kimin mağlup olup kimin olmadığını bilmek için olaya çift taraflı bakmak elzemdir. Bu sebeple peşin hüküm verip mağlup olduğunu söylemek yanlış olabilir.
      Onun vermiş olduğu eserler kelam ilminin gelişimine ve bilinmesine katkı sağlamştır. Hele ki Hanefilik ve Maturudilik gözüyle çözümlemelere gitmesi bu ekollerin de kökleşmesine vesile olmuştur diyebiliriz.

13 Ocak 2015 Salı

EBU’S SUUD KİMDİR?



Asıl adı Ebu’s-Suud Mehmet bin Muhiddin Mehmet bin Mustafa el-İmadi. 16. asrın en büyük alimlerinden olan Şeyhülislam Ebu‘s-Suud Efendi, İstanbul’da Müderris köyü denilen mahallede doğmuştur denmekte ise de; Çorum’un İskilip kasabasında (kaza) dünyaya geldiği bilinmektedir.(1)

Babası büyük alim Şeyh Yavsi lakabıyla tanınan Muhittin Efendi’dir. İstanbul’da yetişen büyük alim, ilk eğitimini babasından aldı. Devrin büyük alimlerinden ders okudu. Genç yaşta 2. Beyazid’in ilgi ve iltifatına mazhar oldu. Nitekim çelebi ulufesiyle ödüllendirildi. Özellikle ünlü alim Şeyhülislam Kemalpaşazade’nin (İbn Kemal) dersleri ile kemale erdi.

Değişik yerlerde müderrisliklerde bulundu. Bursa ve İstanbul kadılıklarına getirildi. Kanuni’nin Korfu seferinde Rumeli kazaskeri idi. Fenerzade Muhiddin Efendi’nin yerine Şeyhülislam oldu. Ölünceye kader bu görevde kalan Ebu’s-Suud Efendi İstanbul‘da vefat etti. Mezarı Eyüp’tedir.

Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim zamanlarında 30 yıla yakın yürüttüğü Şeyhülislamlık görevi ile Osmanlı devrinin en uzun süreli Şeyhülislamı olan Ebu’s-Suud Efendi, zayıf, uzun boylu, uzunca sakallı, nurani yüzlü, vakarlı bir alim idi. Bulunduğu mecliste kimse konuşmaz, onu dinlerdi. Ahlak ve fazileti, bir mesel olacak derecede şöhret bulmuştur.

Ebu’s-Suud Efendi, tefsir ve fıkıhta Osmanlı bilginlerinin en büyüklerindendir. Devletin yasalarını şeriatla uzlaştırmaya çalışmış ve Kanuni zamanında yapılan hukuki revizyon onun fetvalarına dayanılarak gerçekleştirilmiştir. İslam’a aykırı her uygulama, karşısında onu bulmuştur.

Arapça ve Türkçe şiirleri yanında eski Türk nesrinin her kademesinde verdiği eserlerle de ünlüdür.
Onun en meşur eseri tefsir alnında yazmış olduğu ‘İrşadü’l-Aklu’s-Selim Mezaye’l-Kitabü’l-Kerim’ adlı kitabıdır.

Yazar: Ali Çalıkoğlu